Bilge Olgaç Başarı Ödülleri
Yarışmanın Bilge Olgaç Başarı Ödülleri'ne ise Yeşilçam'ın kadın oyuncularının şarkılarını seslendiren Türk sinemasının "gizli sesi, görünmeyen sanatçısı" Belkıs Özener layık görüldü.Özener, ödülünü Yeni Lale Stüdyosu'nun sahibi Necip Sarıcı'dan alırken, "Uçan Süpürge. 35 yıl sonra beni görünür kıldığı için çok mutluyum" dedi. Özener, filmlerde seslendirdiği ünlü şarkılardan oluşan bir konser verdi.
17 Mayıs 2004
Şarkıları ben okudum hep başkaları kazandı
Sesiyle yıllarca güzel yüzlü aktristlerin bedeniyle bütünleşen 64 yaşındaki Belkıs Özener, bugün hatırlanmamaktan ve ilgisizlikten dem vuruyor: Sesimi tepe tepe kullandılar ama karşılığını göremedim.
Türk filmlerine perde arkasından hayat vermeyi tercih eden eski ses sanatçısı Belkıs Özener, söylediği 'Buruk Acı', 'Artık Sevmeyeceğim', 'Aşk Mabudesi', 'Kıskanırım Seni Ben', 'Fosforlu Cevriye' gibi güzel şarkılarla, kimi zaman Hülya Koçyiğit ya da Fatma Girik, kimi zaman da Filiz Akın, Belgin Doruk ve Selda Alkor'un bedeninde canlandı. 1960'lardan seks filmi furyasının başladığı 1980'lere kadar 300'ü aşkın filmde sesi kullanılan Belkıs Özener, "Yüzlerce şarkı seslendirmeme rağmen sadece bir hafta idare edebilecek kadar para kazanırdım. Halbuki ben bir kez şarkıyı okurdum ve sesim yüzlerce filmde kullanılırdı. Yani sesimi tepe tepe kullandılar ama karşılığını hiç göremedim" diye dert yanıyor.
İLK ÖDÜLÜ 64'ÜNDE ALDI
Daha 14 yaşındayken ilk taş plağını dolduran ve 'Sinekli Bakkal' filmiyle sinemaya adım atan Özener, geçtiğimiz ay ise ilk ödülünü aldı. 6-16 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 7. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde, 'Bilge Olgaç Başarı Ödülü' alan Türk sinemasının 'sahipsiz sesi' Belkıs Özener, 36 yıl sonra yeniden hatırlanmanın mutluluğunu yaşıyor: "Sesimi verdiğim sanatçılar tarafından hatırlanmadım hiç. Çoğuyla zaten hiç yüz yüze gelmedim. Ödülü aldığım gece Hülya Koçyiğit'le karşılaştık. Önüne dikilip 'Merhaba ben Belkıs' dedim. Önce hayranı olduğumu sandı. Sonra elimi uzatıp, 'Ben sizin sesinizim' dedim. O zaman tanıyıp, 'Sizin sayenizde şarkıcı olduk' diye cevap verdi. Onunla da ilk kez böyle karşılaşmış oldum. Ses verdiğim diğer sanatçılar da benimle hiç tanışmadı, hiç de merak etmedi. Hep arka planda kaldım. İlk kez adım onların önünde anıldı."
TELİF HAKKIMI İSTİYORUM
Artık 64 yaşında olan ve Barkın, Benek ile Bengü ismindeki çocuklarından 5 torunu bulunan Özener, şu anda kiralık bir evde sadece 362 milyon liralık emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyor. Eşi öldüğünde büyük maddi sıkıntılar yaşadığını anlatan Özener, isyanını ve yaşadığı sıkıntıları ise şöyle dile getiriyor: "Hak etmeyen insanlar ciplerle geziyor ama ben hâlâ otobüs kayışlarına asılarak yolculuk yapıyorum. Bir evim bile yok. Tek istediğim normal hayat standartlarına kavuşabilmekti. Evimin etrafımdaki barlarda kendi sesimi duyarak uyuyorum ya da hâlâ filmlerde şarkılarımı dinliyorum. Yüzlerce filmde oynadım ama adım sadece 15 filmin jeneriğinde geçmiştir. Telif haklarımın verilmesini istiyorum."
Adı bir iki film jeneriğinde akıp gitti
"Sevemedim karagözlüm seni doyunca, hep kıskandım seni elden yıllar boyunca..." 'Balıkçı Azize' rolündeki Türkan Şoray'ın Kadir İnanır'la oynadığı unutulmayan 'Karagözlüm'de söylediği, 1970'ten bu yana dillerden düşmeyen bu şarkı onun sesinde hayat buldu. O yanık sesin Şoray'a ait olduğu düşünüldü. Sesin gerçek sahibinin Belkıs Özener olduğunu kimse bilmedi. Adı sadece bir iki filmin jeneriğinde akıp gitti.PERVİN METİN MERKEZ
Öldükten sonra mı Sesi çok güzeldi' diyecekler
Seslendirdiği şarkıları 'Nostalji' isimli bir kasette toplamak isteyen Özener, bunun için birinin yardım eli uzatmasını bekliyor. Sonunun 96 yaşında vefat eden Necdet Mahfi Ayral gibi olmasından korktuğunu vurgulayan Özener, "Kızı Jeyan yakın arkadaşımdır. Babasını defnedebilmek için gerekli parayı bile bulamadı. Onun ölümünde kendimi gördüm. Tabutum kalktıktan sonra mı önem kazanacağım? Seslendirdiğim sanatçılar tabutum başına gelip 'Sesi gerçekten çok güzeldi' mi diyecekler?" diye gözyaşı döküyor.'Ablam Gönül Yazar beni kemerle dövdü'
Belkıs Özener'in bilinmeyen bir yanı da ünlü sanatçı Gönül Yazar'ın kardeşi olması. Ablasının tersine neon ışıklarından uzak durmasına karşın aslında ondan 4 yıl önce taş plak çıkarmış olan Özener, bunun kimse tarafından bilinmediğini söylüyor. Anne ve babası ayrıldığı için İzmir'de teyzesinin yanında büyüdüğünü belirten Özener, ablasının yanına İstanbul'a geldiğinde olanları şöyle anlatıyor: "Daha 15 yaşımdayım. Anadolu turnesine çıkmak için teklif aldım. Ablama söylediğimde çok sinirlendi ve beni kemerle dövdü. Çünkü çok küçüktüm ve başıma bir şey gelmesinden korkuyordu. Ama ben ne yapıp edip çıktım o turneye. Müziği o kadar çok seviyordum ki, uğruna okulu, orta birinci sınıfta terk ettim."Sabah-Günaydın 08.06.2004
İdil Çeliker
Starlara laf yokKadın Filmleri Festivali kapsamındaki gösterimler devam ediyor. Bugün 16.30'da Ankara Kızılırmak Sineması'ında yönetmenliğini Atıf Yılmaz'ın yaptığı, başrollerini Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın paylaştığı 'Kara Gözlüm' filmi yayınlanacak.
'Sevemedim karagözlüm seni doyunca, hep kıskandım seni elden ömrüm boyunca' sözleriyle bir döneme imza atan şarkıyı yüreklere kazıyan, Türk Sineması'nın gizli starı Belkıs Özener de bu gösterimde izleyiciyle buluşacak.
Belkıs Özener, Yeşilçam'ın şarkılı filmler furyasında 300'den fazla sanatçıya sesiyle can katmış bir emektar...
O dönemin star sistemi içinde koşamayan, yüzemeyen, parmaklarını piyanonun tuşlarına bile basmakta zorlanan oyuncu modellerini, bugün tekrar tekrar izleyip, neden batı sineması kıvamına bir türlü gelemediğimizi daha iyi anlamak mümkün.
Oysa ki çoğumuz aşinayız Türk Sineması'na yön verenlerin, şikayetlerine... Batı normlarından çok uzak seyreden, izleyiciyi sinemalardan kaçıran tüm sorun, tek kalemde toplanır onlar için 'Teknik yetersizlik.'
Kimsenin dili varmamıştır bugüne kadar starlara laf edip 'Oyuncunun donanımı da teknik kadar eksik' demeye...
Eski filmlere bakarsanız fotoğraf nettir aslında...
Bir kaç sanatçımız, at binmeyi öğrenmiştir belki... Bir kaçı müzik aletinin nasıl tutulduğunu, bir profesyonelle dans çalışması yapmayı, yüzmeyi, koşmayı şan dersi alıp bir kaç şarkı ezberlemeyi, belki yabancı dili...
Kurtarılmış bölgede starlık keyfi sürmelerini, biraz da Belkıs Özener gibi, gizli starlara borçlular.
Şimdi Ankara'da olmak vardı... Belkıs Hanım'ın eski Türk Sinemasına ilişkin anılarını dinleyip, itilip, kakılan, unutulmuş emektarların, neden gerçek starlar mertebesine olmaları gerektiğini sorgulayabilmek için ya, bizim yerimize siz izlersiniz belki.
16 Mayıs 2004
'O ses bendim'
Şarkılı filmler furyasında, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Grik, Filiz Akın ve Belgin Doruk'un 'söylermiş gibi' yaptığı şarkıları perde arkasından seslendiren Belkıs Özener, aldığı başarı ödülüyle gündemde.
Eski Türk filmlerinde meftunu olduğumuz şarkıları söyleyen billur sesin sahibi Belkıs Özener 35 yıl sonra ortaya çıktı ve dedi ki: Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Grik ve Belgin Doruk'un söylermiş gibi yaptıkları o güzelim şarkıları, bir perde arkasından söyleyen bendim."
Aslında pek çoğumuz, assolist olarak sahneye çıkan aktristimizin sadece playback yaptığını biliyorduk; ama itiraf etmeli, kimi zaman o ses, şarkıyı söyleyen Türkan Şoray'ın ya da Hülya Koçyiğit'in güzelliğiyle öylesine bütünleşiyordu ki, bir perde arkasında bülbül gibi şakıyan başka bir kadın olduğu gerçeğini unutuveriyorduk. Bizimki anlık ve masum bir unutuştu elbette; ama 60'lı yıllarda başlayan şarkılı-türkülü filmler furyasında, 300'e yakın filme, sesiyle hayat veren Belkıs Özener'in gerçek anlamda unutulmasında o 'perde arkası'nda kalmanın payı büyük olmalı. Üstelik o, görünmemeyi tercih etmiş ve jenerikte akıp giden isim kalabalığının arasında iki saniyecik görünmekle yetinmişse... Bugün 64 yaşında olan ve İstanbul'da bir kira evinde yaşayan Belkıs Özener, 7. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'nde 'Bilge Olgaç Başarı Ödülü'ne değer bulunmasaydı 'O ses bendim' demeyecekti; çünkü şarkıları seslendirdiği dönemde de, tıpkı bir memur gibi eviyle işi arasında gidip gelmiş ve ünlü olmak kaygısıyla gazetelere sansasyonel demeçler vermekten kaçınmıştı.
'Şarkılarımdan telif almayı istiyorum'
Ama şimdi başka... Belkıs Özener ödül aldığı gece, ışıklar ilk defa sinema aktristini değil de onu aydınlattıktan ve onca yıldan sonra ilk defa gözler önünde şarkı söyledikten sonra susmaya niyetli görünmüyor. Ödül, şarkılı filmler furyasının bittiği 80'li yıllardan bu yana, ortalarda görünmeyen ve çekingen tabiatı gereği bir albümü bile olmayan sanatçıyı haklarını arama konusunda tetiklemiş görünüyor. Aslında o, Türkiye'de ilk defa bir dublaj şarkıcısına verilen 'Oscar gibi kıymetli' bu ödülün, yaşam standartlarını değiştirmesini temenni ediyor. "Şimdi, kozasından yeni çıkmış bir ipekböceği gibiyim. Kabuğumu daha yeni kırıyorum. 35 yıl sonra taltif ediliyorum çocuklar, daha önce fark edilseydim de şimdi bir evim olsaydı fena mı olurdu?"
Belkıs Özener, konuşmaya kararlı: "Yıllarca bu senin hakkın derler diye bekledim durdum. Edepli bir şekilde bekledim diye görmezden mi gelinmeliydim? Şimdi şarkılarımdan bir telif almayı, o şarkıları bir albümde toplamayı ve bir jübile yapmayı istiyorum." Şimdilerde torunları için koşuşturan ve artık pek az şarkı söyleyen sanatçı, gecikmiş de olsa hatırlanmaktan hoşnut; "Beni kim bulup çıkardıysa ve o ödüle layık bulduysa Allah ondan razı olsun."
Peki, Belkıs Özener, filmlerde şarkı söylemeye nasıl başladı ve ne oldu da bu işi bırakmak zorunda kaldı? Hikaye, çok bildik bir biçimde başlıyor; 1955 yılında İstanbul'da yapılan bir ses yarışmasında birinci oluyor ve ardından Zeki Duygulu, Radife Erten ve Alaeddin Yavaşça'dan Türk sanat müziği dersleri alıyor. Ancak 19 yaşında yaptığı evlilik ve çok geçmeden gelen annelik (Benek, Bengü ve Barkın) bir yol ayrımında bırakıyor Özener'i; sahnede izleyicilerle mi yoksa evde çocuklarla mı olmalı? Belkıs Özener, eve giden yolda yürüyor; ancak müzik tutkusu onu, gazinolar kadar tedirgin edici olmayan yeni bir ortama, film setlerine yöneltiyor. Türkan Şoray, 'Balıkçı Güzeli Azize'yi oynadığı 'Kara Gözlüm' filminde assolist olarak sahneye çıkıyor, kıpırdayan yalnızca dudaklar, arkada bir yerlerde Belkıs Özener 'Sevemedim Karagözlüm'ü söylüyor. 'Dünyanın En Güzel Kadın'ı, 'Tamba Tumba Esmer Bomba', 'Fosforlu Cevriye' 'Buruk Acı', 'Artık Sevmeyeceğim', 'Güllü Geliyor Güllü', 'Mavi Eşarp', 'Sana Dönmeyeceğim', 'Buğulu Gözler'... Önde hep Türkan Şoray, arkada Belkıs Özener'in sesi... "Sesim en çok Türkan Şoray'a yakışıyordu" diyor sanatçı. "O boylu poslu bir kadın, ben ufak tefeğim; ama davudî bir sesim var. Öyle tahmin ediyorum ki, Türkan Şoray'ın ve diğerlerinin yakaladığı şöhrette benim de payım var." Bu arada Belkıs Özener'in Gönül Yazar'ın kardeşi olduğunu ve gençliğinde sinema yıldızlarını aratmayacak bir güzelliğe sahip olduğunu da söylemeliyiz...
'Sesimi, ahlâksız filmler için kullanmadım'
Belkıs Özener, hatırası bile sesinin titremesine ve kaşlarının çatılmasına neden olan 'tatsız' bir olay yüzünden sinemanın yıldızlarına emanet ettiği sesini geri alıyor. Sonrasında verdiği kararı pekiştiren pek çok gelişme yaşanıyor; 70'li yılların sonunda başlayan ahlaksız film furyası başrol oyuncularının şarkı söylediği salon filmlerinin bitmesine neden oluyor. Türkan Şoray kızı Yağmur'a hamile kalıyor, Hülya Koçyiğit sahnelerde kendi sesiyle var olmaya çalışıyor, Filiz Akın Paris'e gidiyor, Fatma Girik siyasete... Hepsinden önemlisi hayat arkadaşını yitiriyor.
Belkıs Özener şimdi, Pangaltı'da bir kira evinde oturuyor. Torunlarıyla ilgileniyor ve ödülden sonra olabilecek güzel gelişmelerin hayalini kuruyor. Peki, şarkı söylediği filmleri izlerken ne hissediyor: "Torunumu ayağımda sallarken filmleri izliyorum ve çok duygulanıyorum. Hatta bazen, üç farklı kanalda birden benim sesim oluyor, hangisini dinleyeceğimi şaşırıyorum. Hem gururlanıyorum, hem de değerimin bilinmediğini düşünüp üzülüyorum."
Sayı :495
www.birzamanlar.net
Gizli Star : Belkıs Özener
Siyah beyaz seyrettiğimiz Türkan Şoray'lı, Filiz Akın'lı, Hülya Koçyiğit'li filmlerde dinlediğimiz şarkıları hep Belkıs Özener seslendirmiştir. Gönül Yazar'ın kardeşidir. Ama bunları çoğumuz bilmeyiz nedense çünkü Belkıs Özener bir türlü ön plana çıkamayan ender starlardan biridir.
Belkıs Özener 1955 yılında İstanbul'da yapılan bir ses yarışmasında birinci olur ve o yılların ünlü gazinolarından biri olan Beyaz Park'ın sahnesinde ödülünü alırken herkes bu kızın ilerde büyük bir sanatçı olacağını düşünüyordu. Olmasına oldu ama sahne ve plak dünyasından değil de ünü yerli filmlerde sesini verdiği oyuncular sayesinde oldu. Zeki Duygulu, Radife Erten ve Alaeddin Yavaşça'dan Türk Sanat Müziği dersleri alarak şarkıcılığa başlayan Belkıs Özener, daha sonra sahnelerden kopup filmlerde çeşitli oyuncuların yerine şarkı söylemeyi tercih etmişti. Sahnelerde şarkı söylemektense, filmlerde başrol oyunculara sesini vermek daha güzel gelmiş olmalı ki yıllarca bu işi yaptı. En çok filmlerde şarkıcı Türkan Şoray'ın sesi oldu ve sesinin ona çok yakıştığını belirtiyordu her röportajında. Haksız da sayılmazdı aslında yıllar sonra yalnız Türkan Şoray değil Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Müjde Ar gibi san
atçılar gerçek sesleriyle karşımıza çıktığı zamanlar dublaj sanatçılarının değerlerini anlamıştık ama Allah'tan bir iki film dışında kendi sesleriyle şarkı söylemeye falan kalkmadılar. Sadece Türkan Şoray değil tabi ki. Leyla Sayar, Belgin Doruk, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Müjde Ar, Perihan Savaş gibi 60'lı 70'li yılların starlarına filmlerde söyledikleri şarkılarda sesini verdi . 300 kadar filmde yıldızlara sesini verdi ancak hiç ummadığı bir olay onu sinemadan soğuttu. İşte o olayı şöyle anlatır Belkıs Özener: "Civciv Çıkacak, Kuş Çıkacak" adlı filmde Mine Mutlu'yu seslendirmiştim. Fakat bunun bir seks filmi olduğunu bilmiyordum. Ve o günden sonra bir daha sesimi kimseye vermedim." Ayrıca seks filmlerinde şarkı söylemenin aile yaşamına ters düştüğünün altını çizer.
Belkıs Özener ablası Gönül Yazar gibi Türk Sanat Müziği söyledi. Ne var ki, o sahneden çok filmlerde şarkı söylemeyi sevdi. Sahneye ablası kadar çıkmadı, ablası kadar çok plak yapmadı ama hepimizin filmlerdeki en sevilen sesi oldu. O herkesin bildiği bir "ses" çoğunluğun tanımadığı bir "yüz" oldu müzik dünyamızda.
HAKAN EREN
hakaneren@birzamanlar.net
www.ucansupurge.org.tr
7. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali; yıllarca sesiyle Yeşilçamın şarkılı filmlerine perde arkasından can veren, üç yüze yakın filmde dönemin ünlü yıldızlarının söyler gibi yaptığı şarkıları seslendiren, sinemamızın gizli sesi, görünmeyen kadın sanatçısı Belkıs Özeneri Bilge Olgaç Başarı Ödülüne değer bulmuştur.
Şarkılı Türk filmlerinin unutulmaz sesi Belkıs Özener, 1955 yılında katıldığı bir ses yarışmasında birinci oldu. O yılların ünlü gazinosu Beyaz Parkta yapılan bir törende ödülünü alırken herkes onun ileride büyük bir sanatçı olacağını düşünüyordu. Bu başarısı üzerine, ilk kez 16 yaşındayken Tepebaşı Gazinosunda yuttu sahnenin tozunu.
Özenerin bir yarışmayla başlayan müzik yolculuğu, dönemin müzik üstatları Zeki Duygulu, Radife Erten ve Alaeddin Yavaşçadan aldığı Türk Sanat Müziği dersleriyle sürdü. Bir süre sahnelerde söyledi şarkılarını. O dönemde, ablası Gönül Yazar da sahnelerdeydi. Belkıs Özener bir süre sonra şarkıcılıktan elini eteğini çekti ve yalnızca film şarkılarını seslendirmeye başladı.
Çok geçmeden şarkılı filmlerin aranan sesi oldu Belkıs Özener. Türkiye sinemasında 60lı yıllardan başlayarak çekilmiş yüzlerce filmde şarkıların çoğunu perde arkasından seslendirdi. Kendi deyişiyle sesinin en çok yakıştığı Türkan Şoray başta olmak üzere Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Belgin Doruk gibi yıldızların söyler gibi yaptığı şarkıları seslendiren oydu. Fosforlu Cevriye, Dünyanın En Güzel Kadını, Güllü Geliyor Güllü, Buruk Acı, Boş Kalan Çerçeve ve daha pek çok filme dublaj şarkıcısı olarak emek verdi. Ama hiç görünmedi. Adı film jeneriklerinde kısacık geçiverdi yalnızca.
70li yılların sonuna doğru Yeşilçamda seks filmleri furyası başladı. O zamana kadar üç yüze yakın filme şarkılarıyla hayat veren, Türk filmlerinin aranan sesi Belkıs Özenerin sinemadan uzaklaşmasını beraberinde getirdi bu furya. Seks filmlerinde şarkı söylemenin aile yaşamına ters düştüğünü söyleyerek, starlara emanet ettiği sesini geri aldı: Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak adlı filmde Mine Mutluyu seslendirmiştim. Fakat bunun bir seks filmi olduğunu bilmiyordum. Ve o günden sonra bir daha sesimi kimseye vermedim.
Belkıs Özener, ablası Gönül Yazar gibi sahne ışıkları altında değil, seslendirme odalarında şarkı söylemeyi seçti. Filmleri gazinolardan daha çok sevdi. Nihayetinde, herkesin bildiği bir ses, ama pek kimselerin görmediği bir yüz oldu. Ama hep gizli bir star olarak kaldı belleklerde, o güzel sesiyle...
Müzik yazarı Naim Dilmenerin dediği gibi; Türkiye sinemasının bu sessiz ve isimsiz kahramanı; yaptıklarının, katkılarının çok az karşılığını gördü her zaman. Şaşaadan uzak kalmak, sanatçının kendi seçimiydi. Bizzat Belkıs Özenerin kendisi; sinema ve müzik arasında kurduğu o mükemmel denge ile yetinmiş, bunun kendisine verdiği ruhi tatminin dışında pek fazla şeyle ilgilenmemişti. Bu da, özellikle görmezden gelmeyi marifet bilen Yeşilçam çevrelerinin işini daha fazla kolaylaştırmış, Belkıs Özeneri unutmak unutturmak konusunda fazladan bir gayret harcanmasına da gerek kalmamıştı.Belkıs Özener, bugün 64 yaşında ve İstanbulda yaşıyor. Benek, Bengü ve Barkın adında üç çocuğu var.
Kara Gözlüm, sıcak bir İstanbul masalı. Genç, dik başlı, "balıkçı güzeli" Azize (Türkan Şoray) ile prensipleri gereği alaturka besteler yapmayı reddeden fakir ama gururlu ve de yakışıklı genç müzisyen Kenan (Kadir İnanır) tamamen tesadüf eseri tanışırlar ve birbirlerine aşık olurlar. Kader ağlarını öyle bir örer ki, Azize şehrin en büyük gazinosunda assolist olarak sahneye çıkmaya başlar; Kenan da aynı gazinoda garsonluğa başlar. Şöhret yolunda Azize'ye en büyük destek de ona aşkını gizlice notalara döken Kenan'dan gelir. Aşkları şöhretle, Azize'nin önünde açılacak umulmadık kapılarla ve Kenan'ın gururuyla sınanacaktır. Kara gözleri yaşlarla dolu Azize ağlamamak için titreyen dudaklarla (ve Belkıs Özener'in billur gibi sesiyle) "Sevemedim Karagözlüm" dedikçe, izleyici de yanındakilere çaktırmadan siler gözlerini.Belkıs Özener, Bilge Olgaç Başarı Ödülünü, 16 Mayıs gecesi 7. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivalinin Ankarada Devlet Opera ve Balesi Salonunda yapılacak kapanış töreninde alacak. Festival kapsamında, Belkıs Özenerin şarkılarını seslendirdiği Kara Gözlüm adlı film gösterilecek. Bu özel gösterimin ardından Özener izleyicilerle bir sohbet gerçekleştirecek
12 Mart 2006
Yeşilçamın görünmeyen sesi BELKIS ÖZENER
Emel ARMUTÇU
O, sonradan iade-i itibar yapılan ve tekrar tekrar izlettirilip ezberletilen eski Yeşilçam filmlerinin görünmeyen sesi. O kadar görünmeyen bir sesti ki, yıllarca beyazperdenin karanlık, havasız ve küçücük dublaj odalarından gönderildiğini kimse bilmedi. Oysa dönemin en ünlü kadınlarına o ses hayat, renk verdi, ünlerine ün kattı. Ancak hayatının hiçbir döneminde onların önüne geçmeyi aklının ucundan geçirmedi. Geride, kenarda, gölgede kaldı. Dönemin yapımcıları da, güzel sesi ve yeteneği kadar, bu özelliği yüzünden çok sevdiler onu.
Dolayısıyla kadri bilinmemişlerin, kolayca unutuluvermişlerin arasında aldı yerini. Oysa beklediği "Yeşilçamda 300den fazla filmin şarkılarını seslendirmiş Belkıs Özenere" kabilinden, kuru bir selamdı. Çok yıllar sonra da olsa, sonunda birileri hatırladı, bir belgesele konu oldu, ödüller aldı. Ardından Kalan Müzik, ulaşabildiği eski kayıtları günyüzüne çıkardı ve bir albüm hazırladı. Bu hafta piyasaya çıkan Belkıs Özener/ Sahibinin Sesinden adlı albümü dinleyince çok iyi hatırlayacaksınız, çocukluğunuzda, neredeyse annenizin sesi gibi bilinçaltınıza girip yerleşmiş o sesi. Siyah-beyaz film karelerini renklendiren Boş Çerçeveyi, Buruk Acıyı, İçin İçin Yanıyoru, Yağmurun Sesine Bakı, Dudaklarında Arzuyu. Yıllardır dinleyip ağladığımız ses, demek onunmuş, diyeceksiniz. Ve lütfen ezberinizi bozacaksınız: Belleğinizde Türkan Şorayın titreyen dudaklarından dökülen "Şimdi söyleyeceğim şarkıyı mutlu insanlara adıyorum" tiradını attıktan sonra başladığı şarkı olarak kalmış Sevemedim Karagözlümü, ne Şoray, ne de onu konuşturan sanatçı söylüyor: O Belkıs Özener. Naim Dilmenerin sorduğu gibi, filmin hiçbir karesinde görünmeden, yalnızca şarkı söyleyerek bir filmin baş oyuncusu olmak mümkün mü? Teorik olarak değil. Ama Belkıs Özener bunu başardı. Üstelik tam da "o şarkı"daki gibi oldu: "Üzülme sen meleğim, gün olur kavuşuruz..." Sahibinin Sesi, biraz geç de olsa aramızda...
28 Mart 1940 günü, İzmirin Kestelli semtinde iki katlı cumbalı bir evde doğar Belkıs Özyenginer. Erzincanlı yol müteahhidi Mehmet Bey ile Yugoslav göçmeni, dünya güzeli Fatma Hanımın üçüncü kızı olarak, en büyük ablası Belmadan altı, ortanca Gönül (Yazar) Özenginerden üç buçuk yıl sonra...
O daha iki buçuk yaşındayken, üç kızkardeşin anne ve babaları ayrılır; Belma anneye, Gönül babaya verilince, Belkısa iki teyze arasında mekik dokumak kalır. Anne-baba sevgisinden uzak büyümesi bir yana, anne dediği kişinin aslında teyzesi olduğunu ilkokuldayken komşulardan duyar, sarsılır. Annesine sorduğu "Ben fazla mıydım?" sorusu boşlukta kalırken, geceleri tombul kollarından birini annesi, birini babası diye öperek uyumaya başlar. Mutsuzluğunu, ablalarıyla ancak buluşabildiği, upuzun sarı saçlarının çok güzel koktuğu, salıncakta sallanırken eteklerinin uçuştuğu bayram günlerinde gidermeye çalışır.
12-13 yaşlarındayken, ablası Gönül yaşını büyüterek evlendiği Necdet Yazarla Ankaraya taşınınca, o da ortaokulu bırakarak doğduğu kenti terkeder, söylediğine göre "ablasına sığınır." Ablası ve eniştesiyle radyoya gittiği, onlar çalışırken kulaklarını dört açtığı, dönemin Zeki Duygulu, Mualla Mukadder gibi ünlü sanatçılarının sesini güzel bulduğu Ankaradaki hayatı sever. Ancak Gönül Yazar evlenme ve boşanma maratonuna erken başladığı ve ilk boşanma gerçekleştiği için iki kızkardeş bir yıl bile geçmeden İstanbulun yolunu tutarlar.
ABLASI GÖNÜL YAZAR NE YAPTIYSA O YAPMADI
Beyoğlu Balo Sokaktaki Madam Annanın evinde tek göz bir odaya yerleştiklerinde, Gönül Yazar "taş bebek" olarak ünlenmeye başlamıştır, "birbirimize benzemeyelim" diye saçlarını siyaha boyattığı kardeşi Belkıs da gölgesi gibi arkasındadır. İkisi de küçüktür aslında, dudaklarını rujla dolgun göstererek poz verirler objektiflere. Gerçi sonradan ders aldıracaktır ama, Gönül Yazar o sıralar "kardeşinin sesi de çok güzel" diyenlere, "Bir aileye bir şöhret yeter" demektedir.
Ablası sayesinde kısa sürede tek göz odadan dönemin ünlü Tokatlıyan Oteline taşınırlar. Akşamüstleri ablasıyla Turkuaz Gazinosunda o yılların müthiş, "keman gibi" seslerini dinleyerek öğrenmeye başlar Belkıs. Perihan Altındağ Sözeri, Hamiyet Yüceses, Radife Erden, Selahattin Pınar, Sabite Tur Gülerman, sonraları Zeki Müren olur hocaları. Önce Yüceses gibi "kadı kadı", sonra Sözeri gibi kibar söyler, sonunda Belkısın sesini bulur. Alaaddin Yavaşça, Zeki Duygulu, Radife Erdenden ders alır. Sonra o da ablası gibi bir ses yarışmasını kazanacaktır.
Ablasına sığınmıştır ama onun koruma-engelleme arası tavrından belli ki çok hoşlanmaz, şarkı söylemek ister.
Daha 14 yaşındayken, Sabite Tur Gülermanın alt kadrosunda yer almak üzere, gizlice turne programını kabul eder. Bu ona ablasından, hem de kemerle müthiş bir dayak yemesine neden olacaktır ama yolundan döndürmez, o turneye çıkar. Dönüşte, kazandığı parayla kendine bir oda tutar. Zaten Gönül Yazar da o sıralar flört ettiği Celal İnceyle Amerikaya uçmuştur. Bundan sonra da hayatı boyunca ablası ne yaptıysa, onu yapmaz; sadece bir kez evlenir, çocuklarının annesi olur, ortalara çıkmaz, iddiadan uzak durur, dekolte bile giyinemez...
Tepebaşı Gazinosunda Perihan Altındağın alt kadrosunda, günde 2,5 liraya sahneye çıkmaya başlar. İlk ve tek eşi, üç çocuğunun babası Rauf Köksalanı orada tanır. Tıpkı sonradan seslendireceği Türk filmlerindeki gibi, sürekli gazinoya gelip ön masalardan hayranlıkla onu izleyen, çiçekler gönderen Köksalan, zengin bir demir tüccarıdır. Gerçi evli, üç çocukludur, bir başka sanatçıyla flört halindedir ve Belkıs Özenere gönderdiği çiçekler o sanatçı tarafından parçalanmaktadır ama aylar sonra onu kandırmayı başarır.
Evlendiğinde 16 yaşındadır. Aşk nedir bilmeden, kendisinden büyükçe olan kocasına güven ya da baba şefkati arayışıyla sarılır. Sert mizaçlı, asabi, kıskanç biridir kocası. Buna rağmen, sürekli olmamak kaydıyla gazino programlarına sesini çıkarmaz. Çünkü müzikten uzak kaldıkça hastalanması, sürekli kanamalar yaşaması üzerine, yıllarca doktoru olacak Alaaddin Yavaşça "müzikle tedavi" reçetesi yazmıştır.
27 yıllık evliliğinde Özener zaman zaman sahneye çıkar ama önce çocuklarını doyurup, kocasının akşam yemeği masasının hazırlığını eksiksiz yaptıktan sonra... Şarkılarını söyler söylemez, koşa koşa evine gelerek... Zeki Müren bir gün ona "Ee öyleyse git evinde çocuk bak, burada işin ne" diyene kadar, aralarda bebeklerini emzirerek...
SESİM BENDEN ÇOK TÜRKAN ŞORAYA YAKIŞTI
Gazino hayatını Türk filmlerinden çok iyi bildiğimiz "iffetli" gazino sanatçısı kadınlar gibi yaşadığından mıdır bilinmez, hayat onu yavaş yavaş Yeşilçama doğru hazırlamaktadır. Bu kez üçüncü çocuğuna, şimdi o da Türk Sanat Müziği sanatçısı olan oğlu Barkın Köksalana hamiledir, ama haberi yoktur. Komşusu da olan film müzikleri yapımcısı Metin Bükey çalar kapıyı bir gün; "hadi hazırlan bir yere götüreceğim seni" der. "Midem bulanıyor, Rauf ikimizi de öldürür" laflarını dinlemez, çünkü filmlerde şarkıları seslendiren Sevim Şengül bir kaza geçirmiştir, birine acilen ihtiyacı vardır.
Dublaj odasında, önüne mikrofonu ve Sinekli Bakkal filminin fragmanlarını koyarlar. Ekranda Türkan Şoray, bir şarkıyı söyler gibi yapmaktadır. Yıl 1967dir. Yönetmen ve tonmayster, onun sesini Türkan Şorayın etli dudaklarına çok yakıştırır. İşte 100ü Türkan Şorayın olmak üzere, 300den fazla Yeşilçam filminin şarkılarını söylemeye o zaman başlar. Gerçi Şoray onu bunca yıl hiç merak etmez, tanışmak istemez, hatta birkaç yıl önce bir programda "Hatırlamıyorum, adını bilmiyorum" der ama o bugün bile "Sesim benden çok Türkana yakışır!" diye düşünür.
İşin en tuhaf yanı nedir biliyor musunuz? Şarkılar önce stüdyoda okunup, sonra oyuncular tarafından playback sistemiyle okunur gibi yapılmaz. Tam tersine, oyuncu bildiği kadarıyla yalan yanlış söyler gibi yapar, asıl iş, stüdyoda şarkıyı o dudak hareketlerine uydurmaya çalışana düşer! Seyrettiğimiz eski Türk filmlerindeki senkron sorunu, işte bu tuhaf sıralama yüzündendir!
Gündüzleri stüdyoda, etek bluzla şarkısını söyleyip akşam evine döndüğü için kocasının; üç kuruş parasını alıp işini çok güzel yapıp hem de ne jenerikte ne de başka bir yerde görünme hevesinde olmadığı için yapımcıların çok hoşuna gider Belkıs Özenerin bu yeni mesleği. Onca yıl boyunca sesini verdiği hiçbir oyuncuyla karşılaşmaz, karşılaşmayı talep etmez, peynir-ekmek ya da helva-ekmek yiyerek vardiyasını doldurur. Hafta olur 15, hafta olur üç şarkı seslendirir; hep aynı parayı alır. Bir gün bile zengin kocasından para istemez, o komidinin üzerine ne bıraktıysa onu harcar eve, bazen kendi "küçük serveti"nden üstünü tamamlar. Ama çocuklarından sonra, işini çok sever.
Zaten jeneriğe girmeyi nasıl isteyecektir, seslendirdiği filmleri izlemez ki! Çocukları, kocası, evde işleri vardır, gelen biletleri komşulara dağıtır. Yıllar sonra televizyonda o filmler gösterildiğinde oğlu farkedecektir, "Bak bu da senin sesin" diye ve sayacaklardır, 300 filmden sadece 10-15inin jeneriğinde adı vardır; şarkıları seslendiren Belkıs Özener diye...
BU NE BİÇİM ŞARKI: CİVCİV ÇIKACAK KUŞ ÇIKACAK
Yıllar geçer, devran döner. Bir dönemin çok iş yapan şarkılı filmler yerini seks filmlerine bırakır. Gönül Yazarın deyişiyle o filmlerin artistleri "sapır sapır gazinolara dökülür." (İçlerinden bir Hülya Koçyiğit hatırlayacaktır bunu: "Belkıs Hanım, biz sizin sesiniz sayenizde şarkıcılık yapabildik!") Onu ise yine Beyoğluna stüdyoya çağırırlar. Ama bu kez bir tuhaflık vardır. Fragmanda Mine Mutlunun yarı çıplak görüntüsü, sazlarda onun "avam" bulduğu nameler, sözler ise daha da anlaşılmaz: "Civciv çıkacak, kuş çıkacak!"
Bu ne şarkı, ne türkü olan parçayı, garip duygular içinde, sırtından ter boşalarak okur. Sonradan anlayacaktır nasıl bir filmi seslendirdiğini. Her zaman zarfla verilen para eline tutuşturulup, İstiklal Caddesi boyunca elindeki terden sırılsıklam olunca, o çok sevdiği mesleği bırakmaya karar verir.
Zaten Yeşilçam gibi, eşi de hastalanmıştır; sonraki birkaç yılı ona bakmakla geçer. Onu kaybettikten sonra ara ara yaptığı gazino programlarına devam eder bir süre. Sonra her şeyden elini ayağını çeker, mütevazı emekli hayatına kapanır. Biraz da unutuluşa gönül koyarak... Taa ki 2003 yılında, TRTde hazırladığı Kırkbeşlik programı için Murat Meriç onu bulana kadar. "Yeşilçamda Şarkılı Filmler" başlıklı bölümle hatırlanır nihayet. Ardından, Türk filmlerinin efsanevi ses teknisyeni Necip Sarıcıoğlu, özenle sakladığı film şarkılarının stüdyo kayıtlarını ortaya çıkarır. Tabii 300 filmin tamamının değildir, ama onu bize hatırlatacak kadarı vardır. Ve Kalan Müzikin girişimiyle, hatırlanmış olmasının sevincini gölgeleyen boşluk da dolar: Filmlerde okuduğu o güzelim şarkıların olduğu ve üzerinde bu kez kendi adının yazılı olduğu bir albüm!
yazılı olduğu bir albüm!
SİNEMAYI SAHNE IŞIKLARINDAN DAHA ÇOK SEVEN KADIN
Son iki gündür neredeyse hiç uyumamıştım. Eurovision Şarkı Yarışması, tarihinde ilk kez Türkiye'de yapılıyordu ve bu büyük şovun canlı tanıklarından biri olabilmek için biraz uykuyu feda etmeye değerdi. Sarhoş gibiydim handiyse. Sabahın ilk ışıklarıyla İstanbul'dan Ankara'ya doğru yol alırken, hem bir gece önce Abdi İpekçi Arena'da yaşanan muhteşem coşkunun etkisindeydim hala, hem de Ankara'ya bir an evvel varabilme telaşında. Radyoculuk serüvenimin hayatıma kattığı sayısız güzelliklerden birini yaşayacaktım o gün. "Ah! Mazi..."de Belkıs Özener'i konuk edecektim.
Belkıs Özener ismi bir Külkedisi masalıydı benim için. Ne var ki o camdan ayakkabının aslında külkedisine ait olduğu hiç ortaya çıkmamıştı bu masalda. Ayakkabıyı ondan başka herkes giymiş, Külkedisi ise üvey annesinin üzerine kilit vurduğu odada kalakalmıştı. Yıllar geçmişti üzerinden. Ve camdan ayakkabı nihayet o gece asıl sahibini bulacak, Belkıs Özener, Ankara'da yedinci kez düzenlenmekte olan Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivalinin kapanış töreninde Bilge Olgaç Başarı Ödülü'yle onurlandırılacaktı.
On gün öncesini düşünüyordum. Festivalin açılış töreninde bu defa Suzan Avcı'ya ödül verilmiş, dünya üzerinde sinema perdesine sureti düşmüş en güzel ve en etkileyici "kötü kadın"lardan birine duyduğumuz hayranlık, sembolik bir heykelcikle de olsa elle tutulur bir şükran ifadesine dönüşmüştü. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki o coşku ve heyecanı, Atatürk'ü, küllerinden yeniden doğmuş bir ülkenin yoktan var edilmiş başkentinin o akıl almaz değişim ve gelişimini, velhasıl-ı kelam içinden geçip geldiğimiz koca bir tarihin her anını tek başına hala yaşayan ve yaşatan ve beni her gittiğimde, yanından her geçtiğimde hep çok ama çok etkileyen Ankara Operası binası, o gece yine tarihe bir not düşmüş, Suzan Avcı sahnede, seyirciler koltuklarında gözyaşlarına hakim olamamıştı. O gece sahne üzerinde heyecandan tir tir titreyen Suzan Avcı kadar, salonun gerilerinde bir yerlerde sessiz sedasız bu duygusal seremoniyi izleyen ve gözlerinden süzülen yaşları hepimizden daha fazla yüreğinde hisseden bir başka kadın daha vardı. O kadın Belkıs Özener'di.Törenden sonra verilen kokteylde nihayet onunla tanışma fırsatını yakaladım. Herkes gecenin yıldızı Suzan Avcı'nın ve tören boyunca sunucu olarak sahne üzerinde yer alan Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'un peşindeydi. Tanıdık yüzlerdi üçü de. Fotoğraf çektirmek isteyenler, kameraları, mikrofonlarıyla koşuşturan gazeteci ve televizyoncular peşlerinden ayrılmıyordu. Oysa bir köşede oğluyla birlikte oturmakta olan Belkıs Özener'in kimse farkında değildi. Yıllardır duydukları, hemen her gün bir şekilde dinledikleri o sesin sahibini ne tuhaftır ki kimse tanımıyordu. Hatta yıllar boyunca perdedeki şarkılı görüntülerine sesini verdiği Hülya Koçyiğit bile. Belkıs Özener o gece bir fırsatını bulup oğlu Barkın'la birlikte yanına gittiğinde, Hülya Koçyiğit onu önce hayranlarından biri zannedecekti. "Ben sizin sesiniz Belkıs Özener," dediğinde ise Hülya Koçyiğit mahçup bir edayla "Ne güzel, sizin sayenizde biz de şarkıcı olup sahneler çıktık daha sonra," diye gönlünü almaya çalışacaktı. O günkü sohbetimizde de, on gün sonra yapacağımız radyo programında da hep sesini verdiği yıldızlar arasında Fatma Girik'i ayrı bir yerde tutacaktı Belkıs Özener. "Hala sürekli beni arar sorar. Doğumgünlerimde beni çiçeklere boğar," diye teslim ederken Girik'in vefasını, kimileriyle nedendir bilinmez, hiç tanışmadığını da biraz kırgın ama daha çok üzgün bir kaç cümleyle anlatacaktı. Yüzünü ilk kez gördüğüm bu kadını çok sevmiştim. Hemen kaynaşmış, kalabalığın içinde çekildiğimiz bir köşede hararetle sohbet eder hale gelmiştik. Yıllar boyu susmuş, biriktirmiş, bilerek ya da bilmeyerek bugünü beklemişti. Anlatacak çok şeyi vardı. On gün sonrası için randevulaşıp ayrılırken, hafızamın bir yerlerinde her zaman hazır duran arşivimden o dakikaların anlam ve önemine binaen bir şarkı çoktan çıkıp gelmiş, dudaklarıma yerleşmişti bile. Kimbilir hangi filmde, bilinmez Türkan Şoray'ın mı, Filiz Akın'ın mı söyler gibi yaptığı yüzlerce Belkıs Özener şarkısından biri: "Ah geçti o günler, unutuldu yeminler, bir kırık kalp kaldı."
Tüm bunlar gelip geçiyordu aklımdan alabildiğine yorgun ve uykusuz ve elbette zamanla yarışarak vardığımızda Belkıs Özener'in Ankara'da kaldığı otelin kapısına. Heyecanlıydı. Hayatında ilk kez bir radyo programına konuk olacaktı. Ona sunduğumuz mutevazı çiçek buketini kucaklarken dudaklarından dökülen teşekkür cümlecikleri o kadar yürektendi ki, hayatta sahip olduğundan fazlasına gönül indirmemiş insanları mutlu etmenin aslında ne kadar kolay olduğunu düşünmeden edemedim. Programın ona ayırdığımız bölümü, "Buğulu Gözler" filminde seslendirdiği "Ah Çiçekler" şarkısıyla başladığında şarkıda anlattığı çiçekler çoktan yılların zarif çizgiler çizdiği ama hala güzel yüzünde açmıştı bile. Program boyunca çalınan her şarkısını pür dikkat dinleyecek, dinlerken kah gözlerine çiğ damlaları birikecek, kah dudaklarına, kimbilir neleri hatırladığından olsa gerek, yerleşen tatlı tebessümler renk verecekti.
"Ablam Gönül Yazar o günlerde İsmet Yazar'la evliydi. Ben çok küçüktüm. İzmir'den onun yanına geldim. Onunla birlikte gazinolara gidiyordum. Artık bana aşina olmaya başlamışlardı. Sonra sesimin güzelliği fark edildi. Alaaddin Yavaşça'dan, Radif Erten'den dersler aldım. Ablam ev kadını olmamı istiyordu. Ben şarkı söylemeyi arzu ediyordum. Doğrusu biraz mücadele ettim. Sonra filmlerde Türkan Şoray'ın şarkılarını seslendirecek yeni bir ses aranıyordu. Metin Bükey kapı komşumuzdu. Teklif ondan geldi. Acar Film'e ilk gittiğim gün Sinekli Bakkal filminin provası vardı. Filmin konusu icabı Türkan Şoray tekbir getiriyordu. Onları seslendirdim. Stüdyodaki ses teknisyenleri sesimin Türkan Şoray'a çok yakıştığını, dinlerken tüylerinin diken diken olduğunu söylediler. Böylece filmlerde şarkı söylemeye başladım."
Şarkıcılığa ilk adım attığı günlerde müzik dersleri aldığı, sonrasında bir yaşam boyu desteğini hep yanında hissettiği, başının en sıkıştığı anlarda kapısına koştuğu, ona çok şey borçlu olduğunu her fırsatta dile getirdiği Doktor Alaaddin Yavaşça, kendi çocuklarına anlatamadığı dertlerini anlatabildiğini, hem çocuğu, hem sırdaşı kabul ettiğini söylediği yeğeni Yasemin ve yıllar boyu karanlık film stüdyolarında birlikte ter döktüğü ses teknisyeni Necip Sarıcı, birer birer telefonla konuk oldular programa. Her defasında gözyaşı döktü Belkıs Özener. Her defasında hissettiklerini ifade etmekte zorlandı. Telefonun diğer ucundakiler onun hakkında güzel sözler söyledikçe mahçup oldu. "Belkıs eğer bugün hak ettiği yere gelememişse bunun sebebi onun mutevazılığıdır," diyordu Alaaddin Yavaşça. "Onun kapasitesinde bir okuyucunun çok daha iyi yerlerde olması gerekirdi. Ama o hiçbir zaman kendini ön plana çıkarmak isteyenlerden olmadı. Girişken değildi, mahcubiyeti daima vardı. Son derece dürüsttü, fazla iddiası yoktu." Belkıs Özener'in çok kısa süren gazino macerası hakkında anlattıkları da bu sözleri doğrular gibiydi: "Ben gazino kulislerinde patronlardan zarf içinde gönderilecek paraları beklemeyi yediremiyordum kendime, utanıyordum. Kendimi hiç bir zaman o dünyaya ait hissetmedim."
Hep çok merak ettiğim, nasıl yapıldığına bir türlü akıl erdiremediğim ve dünya üzerinde sanırım sadece Türk filmlerinde denenmiş bir tekniğin sırrını bizzat bilene sormanın tam sırasıydı. Evet Türk filmlerinde kullanılmış bir çok şarkı, dönemin popüler plaklarından alınmış ve sinema artistleri filmlerde plak kayıtları üzerine "playback" yapmıştı. Ama ya Belkıs Özener gibi dublaj şarkıcılarının okudukları şarkılar için nasıl bir yöntem izleniyordu? Mantıken önce şarkının kaydedilmesi, sonra film çekiminin o şarkı üzerine yapılması gerekir değil mi? Hayır. Öyle olmuyordu işte. Film çekiminde şarkıcı, sette bu işle görevli birilerinden şarkıların suflesini alarak ağzını oynatıyor, sonra dublaj stüdyosunda film artistinin ağız hareketlerine senkron tutturularak şarkı kaydediliyordu. Bu akıl almaz teknik çok başka bir yetenek ve en az bir o kadar da uğraş gerektiriyordu elbette. "Senkron tutturmak kolay değildi. Benim bu kadar çok tercih edilmemin sebeplerinden biri buydu. Ses güzelliğinin yanında o senkronu tutturabilmek de çok önemliydi. Film artistleri sufleyle söyledikleri ve haliyle usül bilmedikleri için, her zaman doğru yerlerde sözcükleri uzatıp kısaltmayı bilemiyorlardı. Saatlerce uğraşıyorduk denk getirebilmek için. Bütün sazlar, ben, ses teknisyenleri aynı stüdyonun içinde sabahlara kadar çalışıyorduk. Bazen günde birden fazla stüdyoya gittiğim oluyordu. Seslendirdiğim filmleri seyretmeye vakit bulamıyordum. Bana verilen biletleri eşe dosta dağıtıyordum. Çünkü işleri yetiştiremiyorduk. Çünkü çok şarkılıydı filmler. Neden o şarkılıydılar bilmem."
Uzun zaman film jeneriklerinde adı bile yazmamıştı Belkıs Özener'in. O filmlerin en çok revaçta olduğu, mahalle aralarındaki sinema salonlarının önünde uzun kuyrukların oluştuğu günlerde, çevrilen her filmi büyük bir iştahla seyreden salonlar dolusu insan hep o şarkıların gerçekten filmin yıldızı tarafından seslendirildiğini zannettiler. Bunun böyle olması belki biraz da işine geldi film yapımcılarının... Ve kimbilir, belki artistlerin de. "Birilerinin yıllardır bir türlü gerçeğe dönüşmeyen albüm çıkarma projelerini okudukça, duydukça üzülüyorum. Ben yakınlarıma, çocuklarıma yalan mı söyledim? O şarkıları ben söylemiyor muydum?" diyordu Belkıs Özener. Belli ki isminin jeneriklerde yazılmamasından çok sesini verdiği insanlar tarafından hiç zikredilmemesi acıtmıştı canını. "Jenerikte yazmış yazmamış, çok önemsemiyordum o zamanlar. Ben şarkı söylemeyi seviyordum ve işimi yapıyordum. Harcanan emeğin hakkının verilmesi gerektiğini yıllar sonra anladım." "Peki o yıllarda her çevrilen filmde sesinizi verdiğiniz en az beş altı şarkı varken, o filmler gişe rekorları kırıyorken, o filmlerin artistleri şöhretli bir hayat sürüyor, büyük paralar kazanıyorlarken, içinizden hiç mi isyan etmek, yahu o şarkıları ben söylüyorum,' diye bağırmak, ortalara çıkmak gelmedi?" diye sordum, o günlerin inceliğini, zerafetini, bugünlerin uluorta kabalığıyla kıyaslamak pahasına da olsa. "Eyüp Sultan sabrı vermiş Allah bana," dedi gülerek. "Her insanın bir küçük servetinin olması lazım. Ben onu kazandım. Belki daha iyi şartlarım olabilirdi. Zamanında adım bilinseydi çok daha farklı olabilirdi. Ama olmadı."
Konuştukça rahatlamış, programın ilk dakikalarındaki heyecanını yenmişti. Adeta dertleşiyorduk artık. Bir radyo programında olduğumuzu unutmuştuk Belkıs Özener de, ben de. Kim dinliyorsa bizi o anda, on kişi, yüz kişi, belki bin, belki yüzbin... Külkedisi, yıllar önce birilerine kendi isteğiyle emanet ettiği ayakkabılarına nihayet kavuşuyor ve buna radyolarının başında bize kulak kabartan herkes şahit oluyordu. Tıpkı aynı gece ödül töreni için opera salonunu dolduracak onlarca insan gibi.
En çok istediğim şey o gün o programda sesini verdiği artistlerden birini telefonla da olsa konuk alabilmekti. Belli etmedi ama, her bir sürpriz bağlantıda, Belkıs Özener de onlardan birinin sesini duymayı bekledi. Ama şu veya bu sebeplerle, birine dahi olsun ulaşamadık. O gece ödül töreni esnasında perdeye yansıyacak sinevizyon gösterisinde bahis konusu isimlerden bir kaçı onun hakkında beylik vefa cümleleri sarf ettiler. Oysa söylenebilecek en güzel cümle, program esnasında yine Belkıs Özener'in dudaklarından dökülmüştü: "Mutluyum, geç de olsa hatırlandım. Yaşarken bu mutluluğu tattım. Ben yaşasam da, bir gün göç etsem de, sesim her birinizin evlerinin duvarlarında çınlamaya devam edecek."
Ödül töreni için yıllar sonra ilk kez kendisine bir kıyafet diktirmiş, radyodan çıktığımız dakikalarda telaşla otele dönüp, elbisesini kimselere emanet etmeksizin kendi ütülemek istemişti. Bazen küçücük ayrıntılar, bir insanın tüm yaşamını özetleyebiliyordu karşıdan bakana. "Ablam (Gönül Yazar) tam bir stardır. Sahnelere onun kadar yakışan, sahnede kendine baktırmayı bilen bir tek Ajda Pekkan vardır," derken, ona olan hayranlığını saklamıyor, ne var ki "Gönül'e muhtaç olmadım," derken de ablasının şöhretinden nasıl yara aldığını, bilerek ya da bilmeyerek hissettiriyordu. Çok zor bir ilişkiydi bu. Ne ona rakip olabilir, ne ondan farklı olabilir, ne de onun gibi olabilirdi. Karşımda duran bu içli, buruk, belki biraz kırgın ama her şeye rağmen en azından şimdi mutlu kadını bu konuda konuşturmak gelmedi içimden. Çok şey söyleyebilir ya da ben çok şey söyletebilirdim. Birkaç zaman önce bir gazetede yayınlanan Belkıs Özener röportajında olduğu gibi "Ablam beni kemerle dövdü," diye manşet de atabilirdim. Gazinoları sevmemesine rağmen, seyirci önünde şarkı söyleyememekten, her sanatçının en çok ihtiyacı olan şeyi, alkışları duyamadan bir ömür sürmüş olmaktan ötürü içinde hep taşıdığı ve taşıyacağı eksiklik duygusunu biraz da olsa giderebileceğini düşündüğüm tek denklemi hem ona hem radyo dinleyicilerine sunmaktan gayrisi gelmedi elimden. Evet yıllar boyu sahnede şarkı da söyleyebilirdi. Ama onu o günlerde izleyenlerin, ya da evinde plaklarını bulunduranların dışında buza yazdığı yazı ne kadar direnebilirdi ki geçen zamana? Oysa şimdi her gün, her saat sesini duyuyorduk televizyonlarda. Yeni nesil, eski şarkıları en çok onun sesiyle sevip tanımamış mıydı? Bunu o da biliyordu elbette. Ama kimi zaman malumun ilanı da gerekli olur. Nitekim duydukları karşısında hissettiği gurur gözlerinden apaçık okunuyordu.
Ödül töreninde "Sinemayı sahne ışıklarından daha çok seven kadın" anonsuyla sahneye çağrıldığı an salon alkışlarla çınlıyordu. 35 yıl sonra ilk kez sahneye çıkıyor, üstelik şarkı söylüyordu. O en şaşaalı gazino sahnelerinde, sinema artistlerimizin ışıltılı tuvaletler, ağır makyajlar, abartılı peruklarla, illa ki koca koca mikrofonları ellerinde tutarak söylermiş gibi yaptıkları şarkılar, seslerinin gerçek sahibiyle buluşuyor, bu daha önce hiç yaşanmamış, belki bir daha da hiç yaşanmayacak an, salonda bulunan herkesi bir tarihe tanık ediyordu. Ödülünü eline aldığı an konuşmakta zorlandı Belkıs Özener. "Çok mutluyum şu anda... Çok korkuyordum. Bu anı yaşayamadan öleceğimi zannediyordum..." derken ağlıyordu. Hayatını şu veya bu şekilde üretmeye adamış, ortaya bir şey çıkarmış, bir şeylerin uğruna emek harcamış her insan övgüyü hak ediyor, ama daha da ötesi alkışa özlem duyuyordu. En ünlüsünden en yeni yetmesine değişmiyordu bu durum. Herkesin, her insanın beğenilmeye, takdir edilmeye, onurlandırılmaya ihtiyacı vardı. Kimse kimseden hak ettiği sevgi sözcüklerini, övgü cümleciklerini, alkışları ve hayranlık dolu bakışları sakınmamalıydı. Hayat hiçbir şeyi erteleyecek kadar uzun değildi. Bunu o gece bir kez daha anlıyordum.
Hepimizin çok aşina olduğu şarkılar seslendirdiği kısacık konserinin sonunda "Tamba Tumba"yı söylerken bir an durdu ve "Gözlerinizi kapatın, Türkan Şoray'ı hayal edin," dedi. Bu bir tek cümle, Belkıs Özener'in bütün hayatının bir özetiydi sanki. Ama hayır, salondaki hiç kimse gözlerini kapatmadı. Ve ben biliyordum ki o gece orada bulunan herkes o geceden sonra, televizyonda Türkan Şoray'ı izlerken gözlerini kapatıp Belkıs Özener'i hayal edecekti.
Belkıs Özener'e karanlık dublaj stüdyolarında gecesini gündüzünü harcayarak sesini verdiği o canım şarkılar için, sesiyle hayatımıza kattığı düşler, sevinçler, coşkular, heyecanlar, aşklar ve onu tanıyan herkesin nasibini aldığı o sıcacık yüreği, sevgisi, güzelliği için, yetmez ama, yetebildiğince bir teşekkür olsun bu yazı. Yüzünüz hep gülsün Belkıs Hanım. Sizi seven herkes adına, şükranlarımla.
Hakan Tok
hakantok@superonline.com
Atilla AYDOĞDU
(15 Mart 2006-Akşam)
İnanıyorum öyleyse varım
Pazartesi günlerini sevmek için güzel bir yöntem keşfettim. Pazartesileri benim için kendi kendimi kandırma günü bundan böyle... İlk olarak bu hafta başında denedim bulduğum yöntemi; gayet güzel işliyor, sizlere tavsiye ederim. Kendinizi hangi yolla kandıracağınız size kalıyor, ben sadece kendi yalanlarımdan söz edebilirim. Arif olan anlar nasıl olsa... Bu hafta kendimi kandırmak için bulduğum yalan Gazetemiz eklerinde bana ihtiyaç olduğuna dairdi ve kendime inanıp kalktım gazeteye gittim. İçimden kendi kendime Ben olmasam ne olacak şu Pencere'nin hali, insanlar Hülya Avşar-Elif Aktuğ aşkına mahkûm kalacaklar diye telkin ettiğimin farkına vardığımda, çoktan masama ulaşmış durumdaydım. Bu sıralar haftada en fazla üç gün uğradığım için (ben Pencere'nin başyazarıyım bana ihtiyaçları var, ben Pencere'nin baş yazarıyım, bana...) mail kutumda bir hayli mektup birikmiş oluyor. Bazen de bana gönderilmiş albümlerle karşılaşıyorum ki, işte o zaman değmeyin keyfime. (Ben müzik piyasasının temel direğiyim bana ihtiyaçları var, ben müzik piyasasının....) Pazartesi gününün en büyük sürprizi ise çıktığını öğrendiğimden beri sabırsızlıkla gelmesini beklediğim Belkıs Özener albümüydü.
Sahibinin sesinden Yeşilçam şarkıları
Biliyorum birçoğunuz Belkıs Özener adını hatırlamıyorsunuzdur bile. Açıkçası ben de yıllar sonra öğrenmiştim bu sanatçımızın kim olduğunu... Aslında kendisi Gönül Yazar'ın kardeşidir aynı zamanda ama Belkıs Özener'i nereden tanıyoruz biliyor musunuz? Özellikle siyah-beyaz Yeşilçam filmlerinde Hülya Koçyiğit'lerin, Filiz Akın'ların ve bilhassa Türkan Şoray'ların ağzından dinlediğimizi sandığımız o iç burkucu şarkıların asıl sahibidir Belkıs Özener. Kalan Müzik de sanatçının söylediği şarkıları derlediği albümün ismini Sahibinin Sesinden' koymuş zaten. Bu müthiş güzellikteki yapıtta yer alan 25 şarkı arasında neler neler yok ki... Sevemedim Karagözlüm', Adını Anmayacağım', Dudaklarında Arzu', Yağmurun Sesine Bak' ve ve ve çoktan kült konumuna erişmiş Tamba Tumba' var, Sevil Neşelen' var, İçin İçin Yanıyor' var. Eminim adları bile şarkıları hatırlamanıza vesile olmuştur. Zira bu şarkıların her birini hâlâ her gün onlarca TV kanalında dinliyoruz. Eğer hemen gidip bu albümü almazsanız hakkımı helal etmem, şimdiden söyleyeyim.